Pole Dünyasında Özdeğer Sahibi Olmak

Kendine saygı ya da öz değer (self-esteem) ruhsal dengemizin üzerine bastığı ayaklardan biri. Yokluğunda ya da yetersizliğinde hayatın her alanında sorunlar yaşıyoruz, kendimizi göstermemiz gerekirken içimize kaçıyor, hataları kabul etmekte zorlanıyor, kendimize ve çevremize haksızlık edip duruyoruz. Tüm spor disiplinleri açısından olduğu gibi pole dünyasında da mutlu, üretken, huzurlu bir sporcu olmak için özsaygı çok önemli bir kavram. (Pole sadece spor değil ve sportif bir bakış açısıyla yapılmak zorunda da değil, ama bu yazı kapsamında sportif yanını temel alacağım.)

Laflar hazırlamaya girişmeden tanımlama yapmaya çalışayım, ne anlıyorum ben özsaygı/özdeğerden… Self-esteem’deki esteem’in etimolojik kökenine bakarsak iki taraflı bir anlamla karşılaşıyoruz: hem kendine saygı duymak hem de kendini değerlendirmek, kendin hakkında bir yargıya sahip olmak. Diğer bir deyişle özdeğer sahibi olmak için kendini değerlendirebilecek olmak, kendini tanımak, kendine karşı samimi olmak gerekiyor:

Kendimi nasıl görüyorum? Niteliklerim ve kusurlarım nelerdir? Hangi yeteneklere sahibim? Başarılarım, başarısızlıklarım, yeteneklerim ve sınırlarım nelerdir?

Bu noktada hayatımıza mukayeseler giriyor. Kendini eş dostla, iş arkadaşların, sınıf arkadaşlarınla karşılaştırır, kendine özgü yönlerini, güçlü taraflarını keşfeder, geliştirebileceğin yanlarını fark edersin. Sadece kendimizi değil, her şeyi zihnimiz benzer kavram ve varlıklarla karşılaştırarak tanır ve anlamlandırır (örneğin kaplan kedi gibi ama daha büyük, Seda hoca kaplan gibi ama daha küçük…) Bu anlamda mukayese kendini tanıma açısından önemli ve gereklidir.

Peki, “ben geri kaldım, o ilerdi” diye üzüldüğümüzde neden “kendini kimseyle karşılaştırma” deniyor?

Efendim, bu noktadan itibaren biraz dikkatinizi rica edeceğim, hafiften derine iniyorum.

Kendinle sağlıklı bir ilişki kurmak için kendini karşılaştırman gerekiyorken, etme evladım diyoruz çünkü arada çok önemli bir basamak kültürel olarak, hatta küresel ve hatta galaktik olarak eksik (drum roll):

“kendine karşı ölçülü bir sevgi”

Kendini abartısız, haddini aşmadan, sakince sevmek… Şimdi bunu da benzer ama farklı bir kavramla, narsistik sevgi kavramıyla karşılaştırarak açacağım. Kişisel gelişim furyası, reklam dünyası, sosyal medya!, yeni bazı öğretiler bizi sınırsız, limitsiz bir sevgiyle kendimize dönmemiz, kendimize tapmamız, kendimizi “yeniden yaratarak” adeta tanrısallaştırmamız için motive ediyor. Bir taraftan eski yazılardan birinde değindiğim yüksek standartlar, bir taraftan güvensizlik hissi, bir taraftan kitlesel bir histeriye dönmüş görünme sevdası vurunca bu fırtınada kendimi seveyim diye çarpık bir önem hissi, abartılı bir benlik imgesine kapılabiliyoruz. Bu narsistik sevgi bir fasit daire doğuruyor: kendimi abarttıkça kendimden daha çok şey bekliyorum, beklentilerimi karşılayamıyor, değersiz hissediyor, kendimle saf muhabbetimi kaybediyor, yine tekrar söküklerime narsistik yamalar dikiyorum.

Kendimize dönük bakışımızdaki ölçülü muhabbetin yerini böyle narsistik bir sevgi aldığından kendimizi gerçekten tanıyamıyor, kendimizle, kusur ve eksikliklerimizle barışamıyoruz. Biraz daha anlaşılır olmak adına senaryolaştırayım.

Ölçülü sevgiyle kendini seven Özge için mukayese ve kendini tanıma süreci nasıl olur?

“Pole’da teknik olarak fena bir noktada değilim. Sırma kadar akıcı hareket edemiyorum. Melek kadar güçlü değilim vs vs.” Sonra bu alanlarda kendimi nasıl ve nereye kadar geliştirebileceğimi düşünürüm. Geliştiremeyeceğim şeyleri de KABUL ederim sayın arkadaşlar. Çünkü her şeyi de yapamayabiliriz.

Ölçüsüz Özge’yi düşünelim bir de.

“Nasıl oluyor da ben onların yaptıklarını yapamıyorum!” der mesela değil mi? “Ben ne zaman o kadar akıcı dans edeceğim, neden hala şu şu hareketleri yapamadım!” Tüken dur!

O zaman kendimizi ölçülü bir sevgiyle sevip, kendimize şefkatle bakarak eksimizle artımızla barışıyoruz ki kendimizi daha iyi tanıyıp değerlendirebilelim; kendimize ait doğru bir yargıya, özdeğere sahip olalım.

Sporun en önemli parçalarından biri mücadele etmek, yarışmak, sportif başarılar için motive olmak. Özdeğere sahip olmayan sporcular için bunların ne kadar zor olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Buraya kadar yazının asıl meselesi olan “kendini değerlendirme” ile ilgili yazdım, aynı kavramın ikinci yüzü olan kendine saygı duymak konusuna da kısaca değinmek isterim. Bu noktada başka birine neden saygı duyarım diye düşünüyorum. Başka biri yaptığında saygıya değer bulduğum hareketleri kendime karşı da yapmam gerektiğine inanıyorum. En başta kendime dürüst olmak geliyor: kendini kandırmamak, samimi olmak. Kendine karşı tutarlı olmak, kendine verdiğin sözleri tutmak da bir o kadar önemli. Egzersiz programlarına yazılıp kaçmak, iyi besleneceğim deyip paket paket cips gömmek hepimizin aşina olduğu bu tutarsızlıklara örnekler. Robot değiliz tabii ki arada istediğimiz yoldan sapabiliriz, bu durumda kendimize karşı bağışlayıcı olmalıyız; ama bunu alışkanlık haline getirdiğimizde özsaygımızı yitiriyoruz.

Samimi bir şekilde çalışıyor, elinden geleni gerçekten yapıyor, hatalarını affedebiliyor, başarılarınla gurur duyuyorsan, bedeninin, zamanının, hayat koşullarının sınırlı olduğunu kabul ediyor ve bununla barışabiliyorsan özdeğer köpeğin olmuş demektir; hayat sana güzel!

 

Okuma Önerisi:
Kendine Saygı: Başkalarıyla Daha İyi Geçinmek İçin Kendini Sevmek
Christophe Andre, François Lelord

Yazan: Özge Uraz Kum / Pole Dance Eğitmeni
@ozgeurazkum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü